12 Ocak 2017 Perşembe

Biz ve 'onlar'

Ben D.M., K.’nın annesi. Ona her gün hayvanlardan bahsediyorum. Kitaplarının hayvanlar üzerine yazılan çizilenlerden olmasına gayret ediyorum. İnsanlık halini her şekilde, okulunda, dede evlerinde, kendi evinde, misafirliklerde, trafikte, toplu taşıma da nasılsa deneyimliyor çünkü. Her sabah gözünü açmakta zorlanarak gittiği bir okulu var. Ekolojik-vejetaryen bir okul hem de. Bunu okuyunca deli olduğumuzu düşünebilirsiniz, evet. Neyse sorun bizim deliliğimiz değil zaten bugün. Sanırım birkaç gündür hayat beni veya K.’yla beni sınıyor. Evden çıkma hallerimizle gün içinde ve sonunda yaşadıklarımızla, teori ve pratiklerimiz çarpışıyor. Hatta bence biraz K.’nın kafası karışıyor. Annesi olan ben’in de algıları zayıflıyor ve insanlardan kopuyor. Yıl 2010 aylardan Nisan, ben köpeklerden çok korkarım o zamanlar. Ama korkarım, sevmem değil! Yanıma yanaşsa mesela kaçarım. Ama hiç tekmelemem. Babam eve minnacık, bembeyaz bir köpek getirdi. Nasıl masum, nasıl sığınmaya muhtaç! Gözleri görmeli işte o an. Babam kucağıma attı. Sokakta doğum yapan bir köpeğin yavrusu, aç ve ıslak. Yağmurda ıslanmış, üşümüş belli. “Küvette yıkayalım ısınsın” dedik. Su tutuyoruz sesi çıkmıyor, derisine elledim temizlemek için. Ben, köpekten korkan kadın elledim evet. Çünkü üzgün o da belli, sevgiye ihtiyacı var. Zaten anasından da koptu şimdi. Bir baktık her tarafı kene dolmuş. Hemen veteriner… Ve gerekli tedaviler… Adı Pamuk oldu. 5-6 aylık olana kadar benimle, yatağımda yattı. Gece üstünü açtı, örttüm. O açtı, ben örttüm. Tez yazardım masamın üstündeydi. Hasta olurdum karnımı ısıtırdı. Sene 2011 aylardan Eylül. Kilis’e araştırma görevlisi olarak gidiyorum. Babam havalimanına götürüyor. Arabada 4 kişiyiz. KİŞİYİZ! Annem bir, babam iki, ben üç, PAMUK dört. Kardeşimin okulu var sanıyorum, gelmemiş. İç hatlar giden yolcuya yanaştı babam. İndim, bagajı açtık, bavulu aldım. Annemi öptüm, babamı öptüm. Pamuk’un ıslak burnuna burnumu dayadım öptüm. Kapıyı kapattık, annem ve babam içerde. Camları kazıyor, ağlama sesi! ‘ıyk ıyk ıyk…’ Ağlıyorum. Gidiyorum ve özlüyorum. Halini hatırını soruyorum anneme. Nasıl diyorum. Çünkü o bir CAN! Canlı! Sizin, benim gibi… Şu an yanınızda olan çocuğunuz gibi! Beraber uyuduğunuz ve aynı evi paylaştığınız eşiniz gibi! Yıl 2012, aylardan Ekim. Çocuk doğurdum. Pamuk, kıskandı; annem K.’ya bakarken gönül rahatlığıyla bir köpekle büyümesini istedim; hatta bu isteyip istememe meselesi bile olmadı benim için. Ama çok diyen oldu, tüyü kaçar, köpek kokar, alerji olur vs… K., bir köpekle büyüdü. Kedi görse sevdi, köpek görse korkmadı. Apartmanımızın da bir kedisi var bahçede. Yemeği kaplara konup veriliyor. Dışarıya suyu konuyor. Gelen giden seviyor, çocuklar zaman zaman oynuyor. Pekmez adı. Apartmanda gördük, girmiş. Neden mi? Çünkü soğuk be insanoğlu! Sen dayanabildin mi soğuğa arabanı park edip fakülteye girene kadar? Dayanamadın. O ne yapsın. Sabah kapıyı açtım. Kalın kumaş düz bir ayakkabım vardı, onun üzerine yatmış. Nasıl kıvrılmış ama! K. diyor “üşümüş anne”. Üşümüş evet, çünkü hava soğuk. İyi yapmış içeri girmekle değil mi K.? “Evet anne”. Bugün gelişini önceden fark ettiğim bir olayın girişiydi bu. Hayvanlar her yerde, tıpkı biz insanlar gibi. Açıkçası olması gereken de bu. Doğa dediğimiz şeyde onlarla beraberiz, olmalıyız da. Bu nedenle bizim fakültenin de kedileri var. Doğup büyüdükleri, beslendikleri, yaşadıkları. Mekan, yapay veya değil. Zaten mesele de bu değil. Mesele aklı başında birinin bu kedilerle alıp veremediğinin ne olabileceği. O kedilerin kime ne zararı var mesela? Geçen hafta K. okulda barınak yaptı kediler için ve her çocuk yaptığı barınağı çeşitli noktalara koydu. Buradaki mesele de şu; barınakların –küçük kulübeler aslında bunlar- üzerine “çöp değildir, atmayın” gibi bir ibare yazılması. Bu dünya kimin? Hangimizin? Kendini tamamen araçsal olarak insan diye konumlayıp “hayvan”dan dışlayanların mı? Yoksa hepimizin mi? Barış, “insan”lar için mi? Hepimiz için mi? İnsanlığımızı nerede başlatıp bitirdiğimizi ben artık bilmiyorum. Düşünsenize akademisyensiniz, kediyle savaşmaya kalkıyorsunuz. “Sakin ol dostum, kedinin silahı yok. Şimdi sen de yavaşça elindeki dilekçeyi yere bırak!”. Ne ki, Aristo haklıydı “insan politik bir hayvandı”. Evet, ben bugün de ölmedim; ama yeterince akademide kirlendim bir yıldır. Merak etmeyin, Evgeny Grinko dinliyorum, iyiyim.

Bu Gün

13/12/2016
Bugün, bildiğiniz üzere salı günü. Oldukça sıradan. Benim için de öyle başladı sıradan. K.’ya sabah trene binip babane ve dedesine gideceğimizi söylediğimde ‘oley kitap alıp okuyalım.’ dedi. Ohh, dedim içimden harika. Okuyacağız. Onu, okula bıraktım, okuluma geçtim. Ne göreyim, sipariş verilen kitaplar gelmiş. En sevdiğim an! Yeniden doğmak gibi her koli. Bir tanesini alır, K.’ya eşlik ederim dedim. Aslı Erdoğan gelmişti odama, Kabuk Adam’ı attım çantaya. Gün hala sıradan ve hoş. Akşam çıktım, K.’yı aldım. Arabayı metronun önüne park edip yürüdüğümde büyük bir kalabalık ve gürültü. “Göz Göz Göztepe!” Hah, harika! Umarım metroya gelmezler. Yoo, baya geliyorlardı. İki otobüs dolusu –holigan demek az kalır yanlarında- tanımlayamadığım grup metroya indiler. Ben K.’yı asansöre bindirdim iniş için, maruz kalmasın diyerek. İndik, kart basacağız. Bir, iki, üç… turnikelerden atlıyorlar. Dört, beş, altı… hayır koyun saymıyoruz uykumuz gelsin diye, turnikeden atlayan holiganlar! Kart basmadan! Küfürler! Kimin anası, bacası gitti o küfürlerde kim bilir. K. korkudan bacaklarıma yapıştı. Biz televizyon açmıyoruz, çocuk maruz kalmasın ülkedeki zırvalığa diye. Oysa bu ülkede yaşadığımı gözden kaçırmışım. Güvenlik görevlisine bağırıyorum “Bunları nasıl içeri alırsınız, nasıllar görmüyor musun?” Adam naif ve haklı olarak, “N’apayım? Kendimi mi bıçaklatayım” dedi. Onların bindiği metroya binmeyeyim dedim, bekledim ama o kadar kalabalıklardı ki yine de denk geldik küfürlere ve şiddete. Oturduk K.’yla. Elinde kitabı okuyor sözüm ona. Ben Aslı’ya adapte olmuşum, akıyor ama cümleler. Bir de heteroseksist duruşun iki sayfa ötesinde toplumsal cinsiyeti üreten bir kelime de yakalamışım, anlamaya çalışıyorum hiciv mi yapıyor acaba diye. Karşımdaki adam, atıp tutuyor Aslı Erdoğan’a, kulağımı tıkıyorum. Yanımdaki genç kadına takılıyor gözüm, K. bacaklarımda, kütlesi ağır ama okuyor olsun. Onun, Ales ya da Kpss çözdüğünü sanıyorum. Matematik delisiyim, okuduğumu çözmezsem çıldırırım. Göz ucuyla çözmeye çalışıyorum; o arada telefona saate bakıp cebime koyuyorum. Soru: bir sayının 3 katının 4 fazlası, o sayının 5 eksiğinin 2 katına eşittir, bu sayı kaçtır. Ondan önce çözüyor beyin. Epey odaklanmışım. Aslı’ya dönüyorum. K. geldik mi diyor. Son durak diyorum. İniyoruz. Yukarıda S. bekliyor. Turnikelere gelince elimi telefona atıyorum. Yok! Cebime koyduğumu sanıp koltuğa koymuşum. Aklıma kız geliyor; umarım o almıştır. Görevliye söylüyorum ve merkeze haber edelim diyor. Şimdi indim, merkeze değil onun makinistine söylesek? Olmaz diyor. O zaman siz söylerken ben yukarı çıkıp eşime haber edeyim gibi gereksiz bir ayrıntı veriyorum adama. Kafamda o anda saniyeler içinde neler geçiyor. Böylesi bir masrafı nasıl kaldıramayacağımı ve eski telefonumda en azından ‘Snake’ oyunu olduğunu düşünüyorum. Kafamı kaldırınca S.! İyi insan laf üstüne gelir. Üşümüş içeri girmiş o da, bizi beklemek için. Durumu anlatıyorum. Numaramı arıyor. Açılıyor. Bir kadın. Umarım Ales çözen kadındır diyorum. S. anlamıyor tabi. Binip kadının beklediği metro istasyonuna gidiyoruz, soğukta beni bekleyen bir yabancı. K. savruluyor ve durumu anlatmaya çalışıyoruz, anlıyor, yüzü üzgün ve endişeli. Aklımdan geçiyor, acaba bu kadına ne yapabilirim bu iyilik karşılığında. S. tam o sırada, kitabını versene diyor. Kadınla karşılaşıyoruz, evet o! Ales çözen genç kadın. Çok teşekkür ederim, umarım iyi puan alırsın. Ales değilmiş gerçi DGS imiş. Olsun. Aslı Erdoğan’ı emanet ediyorum. Şimdi hem telefonumu geri aldığım için mutlu, Aslı’yı paylaştığım için umutluyum. Dönüyoruz ve K.’nın yemeğini yedirip geçen hafta öğrencim Semih’in hediye aldığı Fazıl Say Konseri’ne yürümeye başlıyorum. Girdikten 5 dakika sonra konser salonunun camlarına saldırıldığını arkadaşım haber veriyor. 1 saat boyunca kendimi, dünyayı, ülkemi, eşimi, işimi, aşımı kaybedip dinliyorum. Bir ara gözlerimi kapayıp tavana dikiyorum kafamı, Ankara Garında ölen arkadaşları için yazdığı besteyi dinlerken ‘in memorial’. Ve aklımdan şu cümleyi geçiriyorum: Bu gün de ölmedim. Ama epey küfürlendim ve kirlendim! Asl’olan yalnız Kabuk Adam. Şimdi Baudeilare dinliyorum, iyiyim.